Benim gibi yaşam boyu deniz ve tekne özlemi
çekmiş ve gözünün önünde Marmara başta olmak üzere denizlerimizin kirlenip yok
olmasına, balık cinslerinin bir bir bizleri terketmesine tanık olanlardansanız
“gelecek kuşaklardan ödünç aldığımız” güzelim doğamızın acısı
yüreklerinizi yakar durmaksızın. 60’ların sonuna doğru önce İzmit Körfezi
kirlendi, göz göre göre, gün be gün görüldü kirlenmesi. Sonra öteki körfezler
sıraya sokuldu.
Önce sahiller kapışıldı,
güzelliklerine sahip çıkmak için. Sonra dolduruldu tüm sahiller.
Ucuz tarafından halka açmak için.
Kendi usulümüzle bu kez de denizleri fethetmeye başladık böylece.
Marmara, mitolojinin ‘bol balıklı’
denizi, denizlerimizin neredeyse tüm sürü balıklarının üreme yeri. Kirletilmeseydi
böyle hoyratça, herkesi doyururdu balıkla. Sağlıklı kuşaklar yetiştirirdi bize.
Konu komşuya bile faydası olurdu. Şimdi ne yazık. Birçok balığın nesli kurudu.
Adını bile bilmiyor yeni kuşaklar. Kimileri de sırada, terkedip gitmek için bizim
denizleri. Marmara’da yüzden çok balık cinsi sayar eski balıkçılar. Şimdi bakın
balıkçı tezgahlarına, kaç cins balık görürsünüz. Çinekop ,sarıkanat olamıyor
ki, lüferi, kofanayı görelim. Uskumruyu bilen olsa kolyoz satılır mı uskumru diye,
yapılır mı çiroz, istavritten. Hani nerede sinarit, karagöz, mercan, kırlangıçlar,
dülger balıkları, öteki güzelim çorbalık taş balıkları. Kimi eski balıkçılar
‘peygamber balığı bile çıkardı’ diyorlar. Palamut ‘çift’ hesabı
satılırdı. Torikten yapılırdı lakerda. Kaç yıldır balıkçı tezgahlarında
görmedik torik ve kofana.
Her denizin balığı o denizde
lezzetlidir. Kalkan Karadeniz’indir. Marmara ya kaçmışında o tadı bulamazsınız.
Marmara sinaritinin tadı Adalar Denizi’nde olmaz.
Tıpkı çupranın Adalar Denizi’nde,
lağosun Akdeniz’de lezzetli olması gibi. Karadeniz ve Marmara lüferi, kofanası
palamutu, toriği, hatta istavriti başka denizlerde aynı tadı vermez. Hamsinin hası
Karadeniz’de çıkar. Marmara komşu deniz, bu balık yokluğunda çaresiz yeniyor. Ama
öteki denizlerin hamsisi yenmez desek yeridir.
Gurbette insanoğlu bile
tatsızlaşıyor.
Nerde kılıç balıkları, Beykoz
koyundaki dalyanda, sürüyle tutulurdu da kana boyanırdı koy. Sarayburnu açıklarına,
demircide yapılmış ve yemi palamut olan olta atardı balıkçılar. Ucuna 25-30 kiloluk
tonozlar bağlayarak. Deniz üstünde görünmezdi şamandırası. Öyle kerteriz
alırlardı ki (üç ayrı noktayı aynı hizada görerek) ertesi günü gönderi
sarkıttı mı 1.5, 2 metreye , eliyle koymuş gibi bulurdu, hem şamandırayı ve hem de
palamut yemine yakalanmış kılıç balığını.
Şimdilerde bulabildiğimiz balıkları
bile doğrusu yemeğe korkar olduk. Bir taraftan evsel atıklar, öte yandan sanayi
atıkları, özellikle yerli dip balıklarını etkiliyor. Ama nerde kamu sağlığını
düşünecek siyaset ve devlet. Kadıköy’den İzmit’e kadar her bir kaç yüz metrede
bir zehir deresi akıyor Marmara’ya. Ve tüm sahil boyu şehir atıkları. Kimi
yerlerdeki çöpleri de siz ilave edin. Ne yapsın deniz, ne yapsın balıklar. Bu gayya
kuyusunda tutulan balıklar her gün tezgahlarda, . Tuzla ve Pendik koylarında pislik
akan dere ağızlarında tutulmuş kefal bile satıyorlar. Yaz geldi mi çoluk çocuk bu
pisliğin içinde . İnsanı düşünmeyen kamu, balığı mı düşünecek.
Kısmen sanayi atıkları İzmit
körfezinde kontrol altına alındı da balık türleri çoğalmaya başladı bir kaç
yılda. Deniz ne kadar da affedici. Sanki yenileri atılmasa atıkların, temizleyecek
kendi kendini, hiç olmamış gibi.
VİRA
BİSMİLLAH----> |